AYET-İ KERİME

http://emelleri.blogspot.com.tr/2013/06/fakirlige-sebep-olan-seyler.html

22 Aralık 2013 Pazar

Hedef İmam-Hatip İHL

Hedef İmam-Hatip

İstanbul Cumhuriyet Savcılığı tarafından 14 ay boyunca yürütülen ve 17 Aralık'ta aralarında iş adamları, bürokratlar ve üç bakanının oğlunun da bulunduğu 81 kişinin gözaltına alındığı 3 ayrı rüşvet ve yolsuzluk operasyonunda basına servis edilen görüntüler arasında en çarpıcı olanı gözaltına alınan Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan'ın evindeki ayakkabı kutularından çıkan 4.5 milyon dolardı. Genel Müdür Aslan, savcılık ifadesinde paranın 'Makedonya Balkan Üniversitesi ve Osmancık'ta İmam Hatip Lisesinin yapımında kullanılmak üzere toplanan bağışlar olduğunu ve ilgili yerlere gönderileceğini' söyledi. Aslan'ın avukatı Prof. Dr. Ersan Şen de, 'Süleyman Bey'in ifadesindeki gibi bu paralar bağış paralarıdır. Bunların delilleri sabit ve savcılığa sunduk' ifadesini kullandı. Savcılık yaptığı teknik ve fiziki takipte, İmam Hatip için toplanan paranın Genel Müdür Aslan'ın evine geldiğini tespit ettiği zaman operasyon düğmesine bastı ve görüntüler de medyaya servis edildi. İmam Hatip'i hedef alan operasyonda yine Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir'e yöneltilen ve basında da yer alan iddiaya göre; Mustafa Demir, İmam Hatip'liler tarafından kurulan TÜRGEV'e yurt sağlamakla suçlandı.

Hepsinin makbuzu bulunuyor

Polisin gözaltına alınanların evlerine yaptığı baskın görüntüleri soruşturmanın gizliliğine karşın bazı basın organlarınca an be an yayınlanırken, en dikkat çekici görüntü Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan'ın evindeki ayakkabı kutularından çıkan 4.5 milyon dolar oldu. Paraya ilişkin komplo teorileri medyanın manşetlerini süslerken, sözkonusu paraların İmam Hatip için toplandığı bizzat savcı tarafından da bilinmesine rağmen basıkın yapıldığı öğrenildi. Halkbank Genel Müdürü Aslan evinde bulunan 4.5 milyon dolara ilişkin savcılık sorgusunda paranın yardımseverlere ait olduğunu söyledi. Paranın tamamının Makedonya'da Balkan Üniversitesi ve Osmancık'ta İmam Hatip Lisesi'nin yapımında kullanılacağını ve paranın yardım severlerden toplandığını belirten Aslan, 'Paraları onlara gönderecektim' dedi. Aslan'ın avukatı ceza hukukçusu Prof. Dr. Ersan Şen de, paranın tümünün makbuzlu bağış olduğunu söyledi. Avukat Şen, 'Süleyman Bey ifadesini verdi. Bu paraların hepsi bağış için toplanmıştır. Bunların delileri sabit ve savcılığa da sunuldu. Korkumuz yok' dedi.

Para eve, polis baskına

STAR'ın ulaştığı bilgilere göre; savcılık, dinlediği telefon kayıtlarından İHL için para toplandığını bilerek, toplanan paranın Genel Müdür Aslan'ın evine ulaştığını tespit ettiği anda operasyon düğmesine bastı. Gizli yürütülen soruşturmanın görüntülerinin gazete, televizyon ve internet sitelerinin manşetlerini süslemesiyle de İmam Hatip'ler için toplanan para bir anda rüşvet ve yolsuzluk operasyonunun simgesi haline getirildi.

İHL sözünü iftarda verdi

HALKBANK Genel Müdürü Süleyman Aslan'ın, memleketi Osmancık'a bir İHL yaptırma sözü verdiği ortaya çıktı. Ramazan'da Halk Bankası Osmancık Şubesi'nin verdiği iftara katılan Aslan, 'Osmancık İHL mezunuyum. Okulun durumunu biliyorum. Yenisinin yapılması için yardımda bulunacağım' dedi. Osmancık Belediye Başkanı'ndan kendisine bir proje gönderilmesini isteyen Aslan, bünyesinde pansiyon ve spor salonu bulunan İHL yaptırmak için girişimde bulundu.

İktidarı devirmeye yönelik uluslararası operasyon sonrası, Adli Kolluk Yönetmeliği'nde değişiklik yapıldı. Operasyonu gerçekleştiren emniyet görevlilerinin sıralı amirlerine, savcıların ise başsavcıya haber vermeden işlemleri gerçekleştirmesi üzerine yaşanan kriz yaşanmıştı. Değişiklikle birlikte bu tip operasyonlarda kafa karışıklığı meydana gelmeyecek. Eski yönetmelikte adli görevlere ilişkin emir ve talimatların polis yetkililerine cumhuriyet savcıları tarafından verileceği vurgulanıyordu.
ÖZ'ÜN YETKİSİ ALINDI
Değişiklikle bu görev savcıdan alınarak Cumhuriyet Başsavcısına verildi. Polise yapacağı operasyonlardan önce valiliğe bilgi verme zorunluluğu getirildi.
Yapılan değişiklikle Emniyete yapılan ihbar ve şikayetler üzerine yapılan işlemler, el konulan olaylar, yakalanan şahıslar ve uygulanan tedbirler savcı yerine başsavcılığa bildirme yükümlülüğü getirildi. Yönetmelikte bir değişiklik de soruşturmalardaki telefon dinlemeleriyle ilgili. Bundan böyle emniyetin yürüttüğü bir soruşturmada teknik takip işlemi uygulanması halinde soruşturma aşamaları hakkında savcı veya varsa başsavcıvekili tarafından doğrudan başsavcıya yazılı olarak bilgi verilme zorunluluğu getirildi. Değişiklikle Başsavcıvekili Zekeriya Öz'ün adli kolluk yetkisi elinden alınarak bu yetki Başsavcı Turan Çolakkadı'ya verilmiş oldu.
Değişiklik yasalara ve Anayasa'ya uygun
Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, yönetmelikte yapılan değişikliğin, hukuk devletine, Anayasa ve yasalara uygun olduğunu söyledi. Bir soru üzerine yeni yönetmeliğin kuvvetler ayrılığı ilkesine ters düşmediğini ifade eden Bozdağ, 'Soruşturmanın gizliliği ortadan kalkar' eleştirilerine de katılmadığını dile getirdi. Bozdağ, 'Bu kabul edilebilir bir yaklaşım mı? Emniyet müdürü hırsızı kollayabilir ama polis kollamaz. Vali hırsızı koruyabilir ama savcı kollamaz. Devlette görev yapan herkes anayasa ve yasalara uygun görevini yapmak zorundadır' diye konuştu.

15 Aralık 2013 Pazar

Halkın büyük kısmı doğru dürüst dini eğitim alamadı..

Niçin Kendimizi Sorgulamıyoruz?

Halkın büyük kısmı doğru dürüst dini eğitim alamadı, milyonlarca insanımız en basit ve temel ilmihal bilgilerinden mahrum. Bir kısım halk ve gençlik az buçuk dini bilgiye sahip ama o bilgilerin bir kısmı negatif. 
Farmason Cemalettin Afgani taraftarları her Müslüman kendi kafasına göre içtihat yapabilir diye bozuk bir çığır açtılar. 
Ehl-i sünnet İslamlığında içtihad makamı din âlimliğinin ve fakihliğinin en yüksek derecesidir. Bırakın önüne gelen Müslümanın içtihad yapmasını, nice büyük âlimler bile yapamaz. 
Zamanımızda yine önüne gelen fetva vermeye başladı. Bazı televizyonlarda gülünç, gayrı ciddi din programları yapılıyor, bol keseden, işkembe-i kübradan fetvalar veriliyor. 
Bu reformcu, modernist, mezhepsiz ilahiyatçıların fetvaları kesinlikle kabul edilmemelidir. 
Prensip itibariyle din konularında, bozuk ilahiyatçılara başvurulmamalı, onlardan fetva istenmemeli, verdikleri fetvalara itibar edilmemelidir. 
Fetva verebilmek için icazetli din âlimi ve fakih olmak gerekir. 
Bir müftü kendi kafasından fetva veremez. Muteber din, fıkıh, fetva kitaplarına müracaat etmesi gerekir.
Verilen fetvaların altında mutlaka kaynak gösterilmelidir. 
Zaruriyat-ı diniyyeye ve mevrid-i nassa aykırı fetvalar geçersizdir. 
Dört hak Ehl-i Sünnet fıkıh mezhebinin üzerinde ittifak ettikleri müttefakun aleyh mesele ve hükümlere aykırı fetva verilemez. 
Din konusunda işler o kadar sarpa sardı ki, halen yabancı bir ülkede oturan, kendisini peygamber ilan eden bir zatın davetçileri bile Türkiye’de cirit atıyor, konferanslar veriyor ve cahil halkı idlal ediyor. 
Maalesef Diyanet bu konuda halkı uyarmıyor. 
Bendenize, sen din hocası değilsin, dini konularda niçin bu kadar çok yazı yazıyorsun diyenler var. Muhterem ulema, fukaha, müftüler halkı uyarırlarsa bana iş düşmez. Lakin ortalıkta büyük bir sessizlik, nemelazımcılık var; bilmecburiye yazmak zorunda kalıyorum.
Bazı ilahiyatçılar kaderi inkâr ediyorlar. Kadere iman İslam’ın, imanın zaruri şartlarındandır. Kur’anla, Sünnetle ve icma ile sabittir. 
İran’daki Şii devriminden sonra bazı Sünni gençler mu’ta nikahıyla gizlice evlenmeye başladı. Şu anda eski yoğunluk var mıdır bilmiyorum. Mu’ta nikahı dört mezhebe göre haramdır, yasaktır. Bu haram ve yasaklık Kıyamet’e kadar devam edecektir. Mu’ta nikahı yapan gençlerimizi kim uyaracak? 
Sünni sorumluların bir kısmı bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyor. 
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, Ehl-i Sünnet itikadını ve fıkhını korumak konusunda vazifesini tam yaptığını sanmıyorum. 
Umre nafile bir ibadettir. Fıkıh kurallarına, İslam ahlakına, ihlasa uygun bir şekilde yapılırsa elbette sevap kazandıracak iyi bir ameldir. Lakin zamanımızda Umre ibadet olmaktan çıkartılmış, turistik bir seyahat haline dönüştürülmüştür. 
Umre yapmak sünnettir, israf haramdır. Umre esnasında israf haramından kaçınmak gerektiğini Müslümanlara kimler, hangi kurumlar anlatacaktır?
Günlük namazları kılmayan fakat senede iki kez lüks Umre seyahati yapan Müslümana “Kardeşim önce namaza başlasan daha iyi olmaz mı?..” uyarısını kim yapacaktır. 
Her sene mübarek Ramazan ayında bir yığın lüks, israf, aşırılık, haram eğlenceler ve etkinlikler yapılıyor. Bunlara kim dur diyecektir? 
İstanbul’da çalgılı gazinolarda semazenler döndürülüyor. Sema etmek Tarikat-i Seniye-i Mevleviye’nin erkânındandır. Hiç çalgılı gazinoda semazen döndürülür mü? Bu konuda ilgililere kimler nasihat edecektir? 
Birtakım cemaatler, tarikatler, dini gruplar banka, anonim şirket, holding gibi çalışıyor ve muazzam miktarda para topluyor. Bu para toplamaların hepsi Şeriata, İslam ahlakına uygun mudur?
Tesettür modası diye bir çığır açtılar ve gerçek tesettürünün canına okudular. Tesettür sektörü büyük bir endüstri haline geldi, yılda milyarlarca dolar dönüyor. Bu tesettür modası Kur’ana, Sünnete, Şeriata uygun mudur? Tek cümleyle şer’î tesettür müdür, şeytanî tesettür mü?
İmam-hatip liselerinde bütün öğrencilerin beş vakit namazı okulun mescidinde, okul imamının ardında topluca tek cemaat olarak kılmaları gerekmez mi? Bunu gerçekleştirmeyenleri kimler uyaracaktır? 
İyi niyetli, temiz delikanlı imam-hatip lisesinin son sınıfına gelmiş Allahü Teala’nın ön dört sıfatını bilmiyor… Hepsi için söylemem ama öyle imam-hatip öğrencileri var ki, imam olup dört rekât namaz kıldıracak fıkıh bilgisine ve kıraate sahip değil. Çocuklarımız bu konuda niçin iyi yetiştirilmiyor? Bu soruyu kim soracak? 
Maalesef biz Müslümanların büyük kısmı kendimizi ve ümmeti sorgulayamıyoruz. 
Yazıyı bitirecektim hatırıma yeni bir soru geldi: Sabah namazlarında camilerimiz niçin boştur?.. Dindar denilen veya sanılan gençlerimiz sabah namazlarında niçin camilere gelmiyor?.. Sağa sola bakınmayalım, aynalara bakalım, o mübarek vakitlerde biz niçin camilerde değiliz?  Mehmet Şevket Eygi ALINTI

24 Kasım 2013 Pazar

İhsan sahibi kişilerin bulunması dahi Allah'ın cc bir lütfu olduğuna göre asıl sevilmesi gereken de O' dur.

DEĞERLİ KARDEŞLERİM
İhsan sahibi kişilerin bulunması dahi Allah'ın bir lütfu olduğuna göre asıl sevilmesi gereken de O'dur.  

İhsan, genel olarak iyilik ve lutufta bulunmak, bir işi en güzel şekilde yapmak, Allah'a cc ihlâs ile kulluk etmek anlamlarında kullanılan bir terimdir.

Sözlükte "güzel olmak" mânasına gelen hüsn kökünden türetilmiş bir masdar olup genel olarak "başkasına iyilik etmek" ve "yaptığı işi güzel yapmak" şeklinde kısmen farklı iki anlamda kullanılmaktadır. İhsanda bulunan kişiye muhsin denir. Bir insanın gerçekleştirdiği işin ihsan seviyesine ulaşabilmesi için hem neyi nasıl yapması icap ettiğini iyi bilmesi hem de bu bilgisini en güzel biçimde eyleme dönüştürmesi gerekir.

Hz. Ali. "İnsanlar işlerini ihsanla yapmalarına göre değer kazanır" derken bunu kastetmiştir.

Allah'ın yarattığı her şeyi ihsanla yarattığını bildiren âyette de: (O ki yarattığı her şey'i güzel yarattı ve insanı yaratmağa bir çamurdan başladı 
اَلَّذٖى اَحْسَنَ كُلَّ شَیْءٍ خَلَقَهُ وَبَدَاَ خَلْقَ الْاِنْسَانِ مِنْ طٖينٍ
  Secde 32/7) ihsan kavramı bu anlamdadır.

Ahlâk literatüründe ihsan genellikle, "iyiliklerde farz olan asgari ölçünün ötesine geçip isteyerek ve severek daha fazlasını yapmak" mânasında kullanılır. Râgıb el-İsfahânî'nin diğer İslâm âlimlerince de paylaşılan düşüncesine göre ihsan adaletin üstünde bir derecedir; adalet borcunu vermek, alacağını almak, ihsan ise üstüne düşenden daha fazlasını vermek, alması gerekenden daha azını almaktır. Bundan dolayı adaleti gözetmek vacip, ihsanı gözetmek mendup ve müstehaptır. (Müredât, "hsn", "adl" md.)

Kur'ân-ı Kerîm'de ihsan kavramı hem Allah'a hem de insanlara nisbet edilerek yetmişi aşkın âyette masdar, fiil ve isim şeklinde geçmekte, bu âyetlerin bir kısmında "başkasına iyilik etmek", bir kısmında "yaptığı işi güzel yapmak" mânasında, çoğunda ise herhangi bir belirlemeye gidilmeden mutlak anlamda kullanılmıştır.

Her iki kaynakta ihsan kelimesi, Allah'a nisbet edildiğinde, "O yarattığı her şeyi en güzel yapmıştır, (Secde 32/7) O sizi şekillendirdi ve şeklinizi güzel yaptı (Tegâbün 64/3) mealindeki âyetlerde olduğu gibi Allah'ın kusursuz yaratıcılığını veya "Allah sana ihsan ettiği gibi sen de ihsanda bulun" (Kasas 28/77) "Allah ona rızık ihsan etti" (Talâk 65/11)) örneklerinde görüldüğü üzere O'nun kullarına lütufkârlığını, cömertliğini ifade eder.

Ancak Hz. Peygamber'in (asm). "Allahım! Yaratılışımı güzel yaptığın gibi ahlâkımı da güzel yap" duasında (Müsned, 1,403) olduğu gibi özellikle Allah için kullanıldığında bu iki anlam arasında kesin bir farktan söz edilemez. Çünkü Allah'ın fiillerinin güzelliği ve mükemmelliği aynı zamanda O'nun lütufkârlığıdır.

Müminler, gerek evrende gerekse insanda gördükleri bütün güzellikleri, nimetleri, hatta bütünüyle varlığı ilâhî varlığın ve güzelliğin tecellileri olarak kabul ettikleri için kişinin ontolojik bakımdan gerçek varlık olarak Allah'ı tanımaları gerektiği gibi ahlâkî yönden de yalnız O'na kul olmaları, her durumda hakiki nimet, ihsan ve lütuf sahibi olarak sadece O'nu tanıyıp bütün ruhuyla O'na yönelmeleri ve O'nu sevmeleri, diğer bütün şeyleri de O'ndan dolayı sevmeleri gerekir.

İnsana nisbet edildiği âyet ve hadislerde ihsan kavramı iki bağlamda kullanılır,

a) "Yaptığını güzel yapmak" şeklinde özetlenen anlamına uygun olarak kulun Allah'a karşı hissettiği derin saygı, bağlılık ve itaat ruhunu ve bu ruh halinin ürünü olan iyi davranışları kapsar. Hz. Peygamber'in (asm) "Cibril hadisi" diye bilinen hadiste geçen, "İhsan Allah'ı görür gibi ibadet etmendir; çünkü sen O'nu görmesen de O seni görmektedir" şeklindeki açıklaması (Buhârî, İman 1) ihlâs terimiyle de ifade edilen bu bağlamdaki ihsanın en güzel tanımı kabul edilmiş ve üzerinde önemle durulmuştur.

Hz. Peygamberin (asm), İhsanı tarif ederken, "Allah'ı görüyormuşsun gibi Allah'a ibadet etmendir" demesi, mümini ibadet sırasında manevî âlemlere yüceltmek içindir. Her şeklin bir de gerçeği vardır. Namaz da bir şekildir. O şeklin içindeki gerçek ihsandır. İbadeti kuru bir şekil ve beden hareketleri olarak değil, Allah'ın huzurunda bulunduğunu bilerek ve düşünerek yapmak gerekir. İbadetin asıl hedefi Allah'u Teâlâ ile bu mânevi diyalogu kurmak ve bunu ibadet süresince devam ettirmektir.

Fîrûzâbâdî'nin imanın özü, ruhu ve kemali, dolayısıyla kulluk mertebelerinin en üstünü olduğunu belirttiği (Beşâir, II, 465) ihsanın bu kapsamı, bilhassa takva ile yakından ilgili görünmektedir. Nitekim çeşitli âyetlerde bu iki kavram semantik bir bağlantı içinde zikredilmiştir. Meselâ Mâide sûresinin 93. âyetinde ihsan erdeminin takva kapsamında ve onun en ileri derecesini ifade etmek üzere kullanıldığı anlaşılmaktadır. "Kim Allah'a derin saygı duyar (takva) ve sabrederse bilinmeli ki Allah iyi davrananların (muhsinîn) ecrini asla zayi etmez" mealindeki âyet de (Yûsuf 12/ 90) ihsan-takva ilişkisini ortaya koymaktadır.

Ayrıca iki sûrede (Enam 6/83-84; Sâffat 37/80-131) bazı peygamberlerin isimleri zikredilerek kendilerinden "muhsinler" diye söz edilmesi, ihsanın peygamberlerde gözlenen kusursuz dindarlığı ve bunun sonucu olan güzel davranışları ifade ettiğini gösterir.

Bilhassa mutasavvıflar Cibril hadisine ve bu hadiste geçen, "İhsan Allah'ı görür gibi ibadet etmendir..." ifadesine özel bir ilgi göstermişlerdir. Din ilimlerini Kur'an ilmi, sünnet ilmi, imanın hakikatleri ilmi şeklinde üç kısma ayıran Ebû Nasr es-Serrâc, bütün bu bilgilerin aslının söz konusu hadis olduğunu söyleyerek hadisteki İslâm'ı "zahir", imanı "bâtın", ihsanı da "zahir ve bâtının hakikati" diye nitelerken, Herevî aynı hadisi tasavvuf ehlinin izlediği seyrü sülûkün bir özeti sayar. Tasavvufta önemli bir yeri olan murakabe de bu hadise dayandırılır. Çünkü murakabe kulun her an Allah tarafından denetlenmekte olduğu bilincini gösterir.

b) İhsan, hilim erdeminden kaynaklanan bir anlayışla kişinin başta annesi ve babası olmak üzere diğer insanlar karşısındaki sevgiye dayalı özverili tutumunu ifade eder. Nitekim çeşitli âyetlerde "muhsinler" olarak anılan müminlerin hilim ruhunu yansıtan bazı seçkin özellikleri üzerinde durulmuş ve bu suretle ihsan kavramının içeriğine giren erdemlere de işaret edilmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır:

Öfkeye hâkim olma, affetme, hoşgörü, sabır (Âi-i İmrân 3/134-135; Mâide 5/13; Hûd 11/115; Yûsuf 12/90);

İşlerde aşırılıktan sakınma, kararlılık ve cesaret (Âl-i İmrân 3/147-148);

tokgözlülük ve cömertlik (Bakara 2/236; Âl-i İmrân 3/134).

"Muhakkak ki Allah adaleti ve ihsanı emreder ..." ifadesiyle başlayan âyet (Nahl 16/90) münasebetiyle tefsir kitaplarının yanında ahlâk ve tasavvuf kitaplarında da ihsan kavramı üzerinde durulmuştur. Taberî bu âyetteki adaleti "kelime-i tevhid", ihsanı ise "Allah'ın emir ve yasaklarına uyma, zorluklara katlanma hususunda gösterilen sabır" şeklinde sınırlayan görüşü tercih eder görünmekle birlikte (Câmi'u'l-beyân, ilgili ayetin tefsiri), onun da kaydettiği gibi bu âyetin iyilik ve kötülük konusunda Kur'an'ın en kapsamlı âyeti olduğu yönündeki görüş, ilk dönemlerden itibaren birçok âlim tarafından benimsenmiştir.

Bu yönden âyetteki adalet kavramıyla ihsan kavramının anlamları hakkında açıklamalar yapılmış ve sonuçta ihsan "insanın hem Allah'a hem de yakın ve uzak çevresine, bütün insanlara, hatta tabiata karşı yaklaşımında, tutum ve davranışlarında adalet ölçüsünün, farz ve vacip sınırlarının ötesine geçerek imkân ve kabiliyetine göre kulluğun, özverinin ve erdemin en yüksek seviyesine ulaşması" anlamlarına gelecek şekilde yorumlanmıştır.  (bk. Ebû Bekir İbnü'l-Arabî, Râzî, Kurtubî ilgili ayetin tefsiri)

İbn Miskeveyh, bu bağlamdaki ihsanı özellikle sevgiyle ilişkisi ve sosyal boyutuyla ele alarak iyi ve erdemli insanın içinde daima başkalarına iyilik etme isteği bulunduğunu belirtir ve ondaki bu yatkınlığı "zâtî ihsan" olarak adlandırır; bu kişinin, iyilik ettiği insanları onların kendisini sevdiğinden daha çok sevdiğini söyler.

Daha sonra Gazzâlî, İbn Miskeveyh'in ihsan-sevgi ilişkisine dair düşüncelerini oldukça geliştirmiştir. Gazzâlî insanın temelde kendisini sevdiğini, "İnsan ihsanın kuludur" atasözünde de belirtildiği gibi kendisine iyilik edenleri de sevmekle birlikte bu sevginin merkezinde yine kendisinin bulunduğunu ifade eder. Ancak ahlâkî ve estetik duyarlığı gelişmiş insanlar için iyilik ve güzellik bizatihi sevilir. Şu halde kendisiyle hiçbir ilgisi olmasa bile yine de insan, ihsanı ve ihsan sahibini sever.

Bununla beraber asıl muhsin Allah olduğuna, hatta insanlar arasında ihsan sahibi kişilerin bulunması dahi Allah'ın bir lütfu olduğuna göre asıl sevilmesi gereken de O'dur.

22 Kasım 2013 Cuma

Şeytan insana ibadet ettirir. Yaptıklarımızın Rahmani olduğunu nasıl Bileceğiz?

* Nefsini tanımayan Allah’ı tanıyamaz, nefsini tanıyan Allah’ı tanır. Nefsten terbiye ederek esaretinden kurtulmadıkça, insan kendini emniyette hissedemez.  Düşmanını tanımayan dostunu bulamaz. En büyük mücadele nefsle olmalıdır. Bu iş sıradan tarikat yolu değil, Allah’ın dinine sarılmak yoludur.

* Allah teâlâ ile kullar arasındaki günahlar için şefaat, af çok amma, kullar arasındaki günahlara şefaat, af yok. Adalet var, mahkeme var. Haklı olsa bile insanlar mahkemeye gitmekten korkar. En iyisi sulh yapmak ister, mahkemeye düşmek istemez. Ya o haklı ise. Ahirete giderken borçlu gitmeyin. Alacaklı gidin. Zalim olmayın mazlum olun. Zalim verecek mazlum alacak. Sevaplarımızdan vereceğiz alacaklılara, yoksa onların günahlarını yükleneceğiz. (Ben haklıyım) diyen çok insan orada haksız çıkacaktır. 

* Bir kalb kırmak, senelerce ibadet, zikir sevabının hepsini alıp götürür. Öyle bir din ki, kâfirin dahi kalbini kırmak yok. Nerde kaldı ki Allah-Peygamber diyen bir müslümanı kırmak.

* Şeytan insana ibadet ettirir. Peki, yaptıklarımızın rahmani mi, şeytani mi olduğunu nasıl bileceğiz? Şeytan, tam dine uygun şekilde, yani ehl-i sünnet itikadına uygun şekilde ibadet ettiremez. Ancak bir eksikle ibadet ettirir. Yani o ibadeti bozan, kabul ettirmeyen bir eksikle ibadet ettirir. Mesela, 5 kuruş zekat borcun var, bunu sana verdirmez. Buna yaklaştırmaz. Bunun yerine milyarlarca sadaka verdirir, hayır hasenat yaptırır. Mesela iki rekat kaza namazı borcun var, bunu kıldırmaz, sabahlara kadar tesbih çektirir, zikir ettirir, nafile namaz kıldırır, ağlatır sızlatır. Halbuki, dinimiz 5 kuruş zekatını ver diyor, iki rekat kaza namazını kıl diyor. Bunlar farzdır, dinin isteğidir, hesabı azabı var. Biz ise ne yapıyoruz; kendi isteğimizi yapıyoruz, şeytanın isteğini yapıyoruz. Bu yüzden dinimizi doğru şekilde ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından öğrenmeliyiz. 

* Neyin faydalı neyin zararlı olduğunu ayıran İslamiyet’tir. İnsanlar faydalı sanır, zararlı olabilir. Zararlı sanır faydalı olabilir. Allahü teâlâ bildirmeseydi, insanlar bilemezdi. İslamiyet’i bilen, dünyanın zararlarından kurtulur.

* İbadetin kabul olması için şartlarına uygun olması lazım. Birincisi; şartlarını öğrenmek, sonra; şartlarına uygun şekilde yapmak, üçüncüsü; ihlas ile olması lazımdır. İhlas ile olmayan ibadet hiçbir işe yaramaz.

* İnsanın nefsi, başkasına soru sordurmaz, ben biliyorum der, o ben kelimesi insanı yıkar.

* Muvaffak olmak iki şeye bağlıdır. Doğruluk, sevgi ile yaklaşmak ve herkesle barışık olmak. 

* İnsanların felaketine sebep olan şey ikidir. Biri kendine güvenmek, diğeri, kendi gibi bir âcize güvenmektir. Bunlara değil, Allah’a güvenmek lazım. 

13 Kasım 2013 Çarşamba

İSLAM'A UYULMASI TEK YOL OLDUĞU HALDE, İSLAM'I KENDİLERİNE UYDURANLAR MÜSLÜMAN MI?

İSLAM'A UYULMASI TEK YOL OLDUĞU HALDE, İSLAM'I KENDİLERİNE UYDURANLAR MÜSLÜMAN MI? 

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, hac ibadeti noktasında bütün İslam ülkelerinin, bütün dünya Müslümanlarının bir sorunla karşı karşıya olduğunu söyledi.

Görmez, “Milyonlarca talep var. Şu anda dünyada yılda 20 milyon hacca gelme talebi var. Mevcut durumun on katıdır bu talep. Bu sene 2,5 milyondu. Kaçaklarla 3 milyonu bulmuştur. Bütün bu genişletme çalışmaları sonuçlansa dahi bu sayı 5 milyonu geçmeyecektir. Gönül isterdi ki baştan itibaren Medine ve Cidde düzlüklerinde birer uydu kent kurulabilseydi. Mekke'nin altından metrolarla ulaşım sağlanabilseydi. İbadet mekanları bu kadar daraltılmayıp devasa binalar altında Kabe esir bırakılmasaydı. Ne zaman gitsem o etrafındaki binalardan dolayı kalbimde Kabetullah'ın mahzun olduğunu düşünüyorum.” dedi.

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, şöyle devam etti: “Ne zaman icraata geçilir bilemiyorum. Fakat ondan önce daha önemli bir sorun var. O da meşair dediğimiz Arafat, Müzdelife ve Mina. Sadece 70 bin Türk hacısının Arafat'tan Müzdelife'ye hareket için bize gösterilen yer yaklaşık 1,5 kilometre ve araçla gidiliyor. Daha sonra yaya devam edilmek zorunda. Müzdelife'de vakfeye durabilmek için, Meşari Haram'da namaz kılabilmek için bir müddet orada beklenilmesi gerekiyor. Ancak bize tanınan yer o kadar daracık bir mekan ki hepsi ayakta bile beklese o mekan bizi almaz. Onun için bütün o mekanlar dünyanın en güzel milli parkına dönüştürülebilir, en güzel bahçelerine dönüştürülebilir. Bunları biz tabi konuşuyoruz, değerlendiriyoruz. İnşallah yetkililerin de değerlendireceğini umuyorum.”

“İmkanlarımız artıyor. Otellerimiz lüksleşiyor, Kabe manzaralı odalarımız çoğalıyor. VIP hacı lüks hacı çoğalıyor. Ama haccın ruhu azalıyor.” diyen Görmez konuşmasını şöyle sürdürdü: "İhlasımızı, samimiyetimizi, olumsuz yönde çok etkiliyor. Sadece haccımız değişmedi. Namaz bizi değiştirmiyor. Biz namazı değiştirmeye kalkışıyoruz. Hatırlarsanız Ramazan önce bir konseptimiz var. 'Biz Ramazan’ı değiştirmeyelim, Ramazan bizi değiştirsin, oruç bizi değiştirsin', hac bizi değiştirsin ama bilhassa bunlar benim şahsi gözlemlerim belki de yanılıyor olabilirim. Yanılmak isterim doğrusu, son 10 yılda her yıl bir şeylerin değiştiğini görüyorum. Bundan 10 yıl önce veya 5 -6 yıl önce hem Kabe’yi tavaf ederken herhangi bir hacının bir kulağında telefonla, ticari bağlantılarını yapmaya devam ettiğini, bir elinde de kamerayla kendi tavafını kaydettiğine şahit olmazdım. Ama şimdi öyle şeyler görüyoruz. Secdede bir insan düşünün Allah’a kulluğun, Allah’la Kabetullah’ın etrafında tavaf ederek diyalog kurmaya çalışıyoruz. Rabb'imizle diyalog içerisindeyiz. Dolayısıyla bizim belki fıkıh, ilmihal kitaplarında bunların tavafa zarar vermeyeceği yazılı olabilir. Söylemek istediğim şu: İmkanlarımız artıyor. Otellerimiz lüksleşiyor, Kabe manzaralı odalarımız çoğalıyor. VIP hacı lüks hacı çoğalıyor. Ama haccın ruhu azalıyor. Haccın çok eğitici ve dönüştürücü bir yönü var. Hac ibadetinden dönen insan, hani Anadolu’da yanlış da olsa bir anlayış vardır; 'Niye gitmiyorsun hacca?' 'Elimi teraziden çekeyim de öyle gideyim.' Tamamen yanlış bir anlayış. O hassasiyet güzel bir şey. Ama fikir ve düşünce yanlış. Dolayısıyla haccın çok müthiş dönüştürücü bir yönü var. Eğitici yönü var. Bunların zayıflamaya başladığını görüyoruz doğrusu. Bundan irkiliyorum. Ben geçen sene şahit oldum. Bir hacı Arapça olarak telefonla 'Brezilya’daki iş ortağımı bana bağla' diyor tavaf esnasında. Bir taraftan da kamerayla çekiyor. Bunlar çoğalıyor. Bizim kendi hacılarımız içerisinde de çoğalıyor maalesef."

Irak'ta, Yemen'de katledilenler Hz. Hüseyin, katledenler ise Yezid'dir.

Irak'ta, Yemen'de kat- ledilenler Hz. Hüseyin, katledenler ise Yezid.!


KABİL? HABİL? KATİL!
ŞÜPHESİZ KABİL'LER KATİL HABİL'LER MAKTUL!
Hz. Peygamber Muharrem ayında tutulan orucun ramazan ayından sonra en önemli oruç olduğunu beyan etmişlerdi
Irak ve Suriye'de yaşananlar Yezid'in iktidar hırsıdır.  Bugün de aynı tablo var. Hz. Hüseyin efendimiz haşa şii ve sünni değil. Hz. Peygamber'in torunu. Bugün Irak'ta, Yemen'de katledilenler Hz. Hüseyin, katledenler ise Yezid'dir.
Değerli kardeşlerim bizim aramıza başka birileri sızdırılmazsa aramızda hiçbir mesele kalmayacak. Ortak değerlerle farklılıklara baktığımızda ortak değerlerin ne kadar çok olduğunu göreceksiniz.

2 Kasım 2013 Cumartesi

Yılbaşı 3 Kasım Pazar akşamı başlıyor

  Hicri 1434 yılını bırakıp
   1435 yılına gireceğiz
  Yılbaşı 3 Kasım Pazar
   İSLAM ALEMİNE HEP
   BEREKET VE ZAFER
           GETİRSİN
Hicri takvime göre 1434 yılını geride bırakıp 1435 yılına gireceğiz.
Hicri Yılbaşı 3 Kasım Pazar akşamı başlıyor
Peygamberimizin Mekke-i mükerremeden Medîne-i münevvereye hicretinin başlangıç kabûl edildiği târihe, seneye “Hicrî Yıl” denir. Burada, ayın hareketi esâs tutulduğu için buna, “Hicrî-Kamerî Sene” veya “Sene-i Kameriyye” de denir.Hicrî sene de mîlâdî ve rûmî târihler gibi 12 ay esâsına dayanır ve Muharrem ayı ile başlar, Zilhicce ile sona erer. Ayların adları şunlardır: Muharrem, Safer, Rebîul-evvel, Rebîül-âhir, Cemâzil-evvel, Cemâzil-âhir, Receb, Şâbân, Ramazân, Şevvâl, Zil-kâde, Zil-hicce.Hicrî senenin kabûlünden beri asırlardır İslâm âleminde 1 Muharrem sene başı olarak kabûl edilmiştir. Hristiyânlığın aslında bulunmayan, fakat sonradan kabûl edilen yılbaşı günü, onlara âit özel bir gündür…

Peygamberimiz Muhammed a.s 53 yaşındayken Medîne’ye hicret etti. Bir hafta yolculuk yapıp mîlâdî Eylül ayının 20. ve Rebîülevvel’in 8. Pazartesi günü, Medîne yakınındaki Kubâ köyüne vardılar. Eylülün 23. gününü de burada geçirip, Cumâ günü Medîne’ye girdiler. Bu seneki Muharrem ayının birinci günü, yâni hicretten 66 gün evvel, Müslümânların hicrî-kamerî sene başlangıcı oldu. Bu da, târihçilere göre mîlâdın 622. yılındaydı. Temmuz ayının 16. Cumâ gününe rastladığı, Ahmed Ziyâ Beyin “Kozmoğrafya” kitabında yazılıdır. Kubâ köyüne ayak bastığı 20 Eylül günü Müslümânların yılbaşısı, yâni hicrî sene başlangıcıdır. 20 Eylül gününü başlangıç kabûl eden güneş yılına da “Hicrî-Şemsî Yıl” denir.

Hakkımda

Fotoğrafım
https://www.facebook.com/VAHDED.HOCA SİTEMİZİ ZİYARET EDİP ÜYE OLURSANIZ ÇALIŞMALARIMIZA DESTEK VERMİŞ OLURSUNUZ ALLAH cc CÜMLE MÜMİNLERDEN RAZI OLSUN.